Hangi hikaye bu? Kendini tekrar etmekten yorulmayan. Kendi hikayeni yazmaya çalışırken başka hikayelere dahil olduğunu fark etmeyen ya da çok geç fark eden.

Hikayeye kendini kaptırmış gidiyorsundur, heyecanını, korkunu, tutkunu yaşamaya izin vererek, belki biraz kendine bile hayret ederek. Sonra, birdenbire en ufak bir belirti bile yaşamadan, paldır küldür bir şey beliriyor gözünün önünde. Hani tıpkı Birhan Keskin şiiri gibi bir an içinde buluyorsun kendini.

“Aniden. Birdenbire, beklenmedik olandan…
Beklemeyene: Dilegelen bir dünya.
Vahiy gibi, en çok ona benziyor.”

Kendi kendine üç kere tekrar ediyorsundur, vahiy gibi bir şey vahiy gibi bir şey vahiy gibi bir şey…

Birhan Keskin “Aşk”ı böyle tanımlıyor tabi ama senin için bu dizeler yazmaya, oynamaya niyetlendiğin hikayenin bir okuyucusu veya seyircisi olduğunu anladığın buruk ve eşsiz bir an’a tekabül ediyordur. O burukluğun en derinine doğru yaşadığın içsel bir yolculuk sırasında bir Oğuz Atay sözü beliriverebiliyor karşında. Hemen ardından bir gülümseme, belli belirsiz, küçük, ufacık bir gülümseme örtbas etmeni sağlıyor tüm burukluğu. Gülümserken bir kez zar zor yutkunuyorsundur belki. Hani iyi çiğnemediğin büyük bir lokmayı zorla yutar gibi. Yutkunduktan hemen sonra aklından geçiriyorsun…

Ama diyorsun “iyi şeyler birdenbire olur.”

Doğru söylüyorum inan bana. Hem Orhan Veli’de söylüyor. Onu yeterince ciddiye almadığın için içten içe Orhan Veli’den özür dileyerek mırıldanıyorsun…

“Birdenbire
Birdenbire
Her şey birdenbire oldu”

Sevdiğin kelimeler arasına birdenbire’yide ekliyorsundur, güzel bir ahengi var, katılıyorum sana.

İyi bir farkındalık ve ardından gelen kabullenişle yakalayabileceğin en iyi hikayeyi yakalamak için tekrar çeviriyorsun yüzünü hayata doğru. Bu sefer daha çok daha derin hissederek, daha yoğun yaşayarak. Mesela bir yemeği, bir kitabı bir müziği, bir resmi olabildiğince derin hissederek, dahil olmaya çalıştığın ve olamadığın tüm hikayelerden, anlardan daha daha anlamlı yaşamaya kendine söz vermiş gibi yaşayarak en güzel hikayeni yazıyorsundur.

Yaşamı Ataol Behramoğlu dizelerinde yaşar gibi yaşayarak çekiliyorsundur senin olmayan tüm hikayelerden.

“Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasınaİnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana”