Yokuşu inerken elimdeki kırmızı kitaba tıpkı Franny’nin o küçük yeşil kitaba sarıldığı gibi kutsayarak sarılmış sıkı sıkıya tutuyorum eskiden rutinim olan bir duyguyu ararken yeni bir rutine evrildiğimi hissederek metroya iniyordum.

Bu loş beyaz ışıkların altında metroyu beklerken herkesin oluşturduğu rutinde yeni kendimin rutinini yaşarken elimdekini eskiye olan bir özlemle tutuyordum. Bir yandan da  çevremde oluşan yeni kişileri ve nesneleri algılamaya başlamış onları rutinime istemeden de olsa dahil etmiştim. 

Çünkü Berkeley’in dediği gibi “Esse est percipi, (Var olmak algılanmaktır)”

Onların varlıklarını algıladığım an benim gerçeklik tablomda hatta kimisi günlük rutinimde yerini almıştı. Mesela hemen hemen her sabah gördüğüm ilk etapta renkli pantolonlarıyla dikkatimi çeken kısa saçlı genç kadın. Onun da benim gibi küçük hesap yapan biri olduğunu her zaman sağdan dördüncü kapıdan metroya binmesiyle anladım. O da hiç oturmuyor, iki durak sonra Kızılay’da inip kayboluyor. Hangimiz önce kayboluyor bilmiyorum.

Yürüyen merdivenin sol tarafında duran kimse olmadığında daha mutlu ve hızlı şekilde kalabalıkla yarışarak ikinci metroyu beklemeye doğru yürüyorum. O an herkes yarışıyor bir alarm, bir düdük çalsa duyulmayacak gibi, hani yürüyor ama yürüdüğünün farkında değil gibi, hani yürüyor ama yürüme anının içinde değil gibi hatta iki dakika sonra varacağı metronun başında zaten bekliyor gibi, işte böyle bir hareketle önceden belirlenmiş yönlere doğru ilerleniyor.

Mavi kulaklıklı, saçını iki numaraya vurmuş çocukla bu yöneliş ve yarış halinin içinde karşılaşıyoruz. Bir omzu  diğerinin üstünde gibi duran bu bireyin bir şekilde arkasında oluyorum, onla yarışmıyorum, hatta hep oturduğum yere oturacağını bilsem bile yarışmıyorum. Yarışlardan ve yarışmaktan yoruldum. Aslında geçen ay bu çocuk yoktu. Aynı mesafede birbirinden ayrılmış sandalyelerin geldiğim yönün en sağındakine oturup metro gelene kadar kitabımı okumaya başlıyorum daha doğrusu -dum. Mavi kulaklıklar yerime göz koyana kadar. Aslında bu çocuk geçen ay yoktu nereden çıktı bilmiyorum. Nereye gidiyor bilmiyorum. Her gün benden hızlı yürüyüp yerime oturuyor, oluşturmak üzere olduğum rutini bozup yerine başka bir rutin oluşturmama neden oluyor, işte bunu biliyorum.

Akşam metrosu, daha az stresli daha az heyecanlı gibi belki daha az hızlı, hani hızı görseleştiriciek olsam Wong War Kai’nin filmlerindeki hız tarzı yavaşlatılmış bir hız görseli bırakabilirdim akşamlar için. İçinde yorgunluğu, kaotikliği ve belli belirsiz bir varma arzusunu barındıran yavaş bir hız. Merdivenlerden iner inmez son kapıya gidiyorum. Tıpkı sabahki dördüncü kapı ve hep oturmayı tercih ettiğim sandalye gibi bunu da rutinleştirdim. Hayatımı birden değiştirmenin verdiği iç sıkıntısını oluşturduğum rutinlerle gideriyordum bu da kendimi biraz olsun güvende hissettiriyordu. Bu değişimi henüz kucaklayamadığımın kanıtını size kendi elimle verdim biliyorum.

Vagonun kapısı açılır, biner binmez gözüm hemen yaşlı esmer kısa boylu, göbekli, genelde ekose desenli maske takan, siyah deri ve biraz geniş bir ceket giyen adamı  arıyor ki zaten çok uzun sürmeden buluyorum. Semerkant’ı okuyor Amin Maalouf’un. Hızlı bir okuyucu, hızlı ilerledi ya da ben günleri kaçırdım bilmiyorum. Başlarda yarışıyordum, kimin önce kitabı değişecek diye yarış alışkanlığım yorgunluğa rağmen hala ara ara nüksediyor, benimki değişti sıkı sıkıya tuttuğum kitabın yerine yeni bir kitap aldım. Ama sonra Semerkant Bey’i bir daha görmedim. Umarım her şey yolundadır ve sadece vagununu değiştirmiştir. 

İki durak geçer. Elinde kaykayı ile benim gibi son kapıdan binen yirmili yaşların başında olduğu izlenimi veren  uzun saçlı çocuk metroya geçerek doğrudan köşesine gider. Elindeki kaykayı yere bırakarak kaykayın üstüne yarı bağdaş bir şekilde oturup başını öne eğiyor ve koyu kahve saçları yüzünün üst yarısını maske ise alt yarısını kapatırken kendi de mekandan ve zamandan çıkarak an’dan kapanıyor.

Son durak, herkes dağılıyor. 

O an gözümde metro bir oyuncak kutusuna dönüşüyor ve biz oyuncaklar bir bir çıkıyoruz kutularımızdan. Gün sonunda geriye görünmez iletişimlerin sembolleri olarak nesneler kalıyor. Bir sandalye kalıyor, bir kapı kalıyor, bir kitap ya da… Belki de hikayelerin asıl kahramanları geçmişteki, şimdideki ve gelecekteki tüm rutin olan olmayan hareketleri ve duyguları hafızalarında taşıyan bu nesnelerdir.

Ne dersiniz?

Özgül