Gün 1:

Gözünü ilk önce kendine çevirdi, saçlarına yüzüne dokundu, üstünü başını kontrol etti. Kıyafetleri hala üstündeydi. Tedirgin bir şekilde yutkundu. Sessizlik ona yutkunma sesini bile işittirdi. Loş sarı ışıklı bir evin üst katındaydı. Merdivenlerden aşağı baktı. Ses soluk yoktu. Yoluna devam edebilirdi. Karşısında duran beyaz kapıya doğru ilerledi. Beyaz tahta kapının soğuk altın sarısı kolunun oldukça yavaş aşağı indirdi. Kapının gıcırdamaması içini rahatlamıştı. Derin, sakinleştiren bir nefes aldı. Beyaz, ahşap bebek yatağına doğru ilerlemeye başladı. Yatağa yavaşça dokundu. Yatak yeni duruyordu. Ama bu yatakta bundan 7 yıl önce bir başkası yatıyordu. Nasıl bildiğini sormayın biliyordu işte. O zaman onarılmıştı. Turuncu, beyaz ve sarı renklerine boyanmıştı. Bu küçük bebek için her şey hazırdı. Peki 35 yıl sonra karşılaşacağı bu bebeğe bakmaya kendi hazır mıydı?

Almanca kelimeler aşağı kattan kulağına doğru çıkıyordu. Zamanı azalıyordu. O ise hala bebeğe doğrudan bakamamıştı. Korkuyordu. Onu tanımayacağını biliyordu yine de aynı bakışı görmekten korkuyordu. yüzünü duvardaki takvime döndü 30 Ocak 1989. “O sadece küçük bir bebek ve seni tanımasına daha 35 yıl var” diye içinden geçirerek kendini sakinleştirdi. Yüzünü tekrar yatağa doğru çevirdi. Küçük sarı-kahve gözlerle göz göze geldi. Gülümsüyordu.

“Çok güzel bir bebeksin” diye fısıldadı. Yavaşça elini bebeğe uzattı once minik ayaklarına dokundu. Bebek sakindi. Gülüyordu. Saftı. Temizdi. 35 yıl sonra gülümsemede zorluk çekeceğini bilmeyen bir insan olarak gülüyordu. Kadın tekrar fısıldadı “çok güzel bir bebeksin hep böyle güzel kalıcaksın.” Boğazı düğümleniyor ağlayamıyordu. Zaten ağlayacak vakit yoktu. Bugün 21 günlük serüvenin ilk günüydü. Ve ilk gününü 1989’un Ocak ayında geçiriyordu… “Sevgili bebek, korkma, ne bugün ne de yarın ne de bundan 35 belki 50 yıl sonra… Birçok hata yapacaksın. İnsanlar da sana birçok hata yapacak… Onları taşıma… onları taşıma, taşıma”

Kelimelerin bazıları ağzından sessiz bir yakarış gibi dökülüyordu bazıları boğazını tıkıyor hıçkırık olarak çıkıyordu. Artık gitmesi gerektiğini hissediyordu. Enerjisi bitiyordu… Kapıya yöneldi başını çıkartıp etrafı kolaçan etti. Kimse yoktu. Sesler kesilmişti. Koridorun diğer ucundaki pencereden gelen ışıklara doğru çekildi. Soğuk camın arkasındaki şehir Berlin’di ve bu şehre ilk bakışının daha var bile olmadığı bir yılda, küçük bir pencereden olacağını hiç düşünemezdi. Olduğu yere yavaşça oturdu. Ayaklarını ellerini birbirine bağladı. Odaklan odaklan odaklan…

Gerçekliğe uyandığında çok yorgundu. Etrafına dizdiği kristallere bir bir dokundu. Soluklaşmışlardı. Yavaşça doğruldu. Uyku odasına doğru gitti. Yarı açık pencereyi kapattı. Pencerenin arkasındaki zaman ve şehir az öncekinden farklıydı. Bir toz pembe bir de su yeşili bir mum yaktı. Yatağının yanına yerleştirdi. Yatağa oturdu. Yatağı serindi. Beyaz yorganını kaldırdı içine girdi. Hiçbir şey düşünmek istemiyordu. Öylece mumların alevlerini izlemek istiyordu. Pembe olanın alevi sönmek üzereydi. Bir parlıyor bir vazgeçiyor. Yeşil ise daha durgundu. Akarsu gibi kendinden emin bir şekilde parlıyordu. Temkinli biri olarak esnemeye başlamasını mumları söndürmesi gerektiğine bir işaret olarak aldı. Önce pembe olanı üfledi. Kararsız bir ışık onu yoruyordu. Biraz durgunluğa ihtiyacı vardı. Yeşil mumun alevini izledi. Göz kapaklarının ağırlaşmasıyla yeşili olanı da söndürdü.

20 günü daha vardı. Onu kurtarmalıydı. Kendini kurtarmalıydı.

görsel:zucherman.tumblr.com