Bir sarsıntı ile uyandım başım cama çarptı. Bir arabanın sol arka koltuğundaydım. Sağımız solumuz çöl. Gecenin hangi yarısındayız bilmiyorum. Yolculuğun kaçıncı günündeyiz bilmiyorum. Dışarı baktım. Hiçbir şey yoktu. Ay dışında. Koca ay sol arkamda parlıyordu. Dizlerimi koltuğa koyup yüzümü arka cama çevirdim. Yanımda bir ses “Ya sıkıştırmasana beni.” Umursamazca omuz silkip ay’ı izlemeye koyuldum. Kocaman haliyle parlıyordu. Biz gittikçe o da peşimizden geliyordu. Ne büyüyor ne de küçülüyordu. Parlaması ise hiç durmuyordu. Yolda kum zerreleri ve yol tabelaları dışında bir biz bir de koca ay vardı. Gözlerimi kırpmayı bile istemeden izliyordum fakat önden gelen yorgun ve şefkatli bir ses eylemimi bitirmem gerektiğini söylüyordu.

“Kızım eğil arkayı göremiyorum.”

“Tamam babacım”

“Niye kalktın sen? Yat hadi sınıra varınca ben sizi kaldırırım!”

“Tamam babacım.”

Gözlerimi kapadım, her şeyi yırtıcı, güçlü bir çöl kuşunun gözünden görüyordum. Yorulmadan, karanlıkta parlayan aya doğru kocaman kanatlarıyla yükselen bir kuş. Ay’a doğru yükseldikçe ayın büyümesini bekleyen bir kuş. Ne kadar uçsada ay hep aynı kalıyordu. O yaklaşıyordu ay inatla büyümüyordu. O büyümedikçe hızlanıyor, kanatlarıyla oluşturduğu rüzgarla çöldeki kumları uyandırıyordu. Durdukları yerden ayrılmaları gerektiğini farkeden kum taneleri rüzgarın onları yeni yerlerine götürmesini kontrolsüzce havada dolaşarak bekliyorlardı.

Radyodan gelen cızırtı ile gözümü açtım.

“Bu yolda radyo çekmiyor boşuna uğraşma.”

“Bir deneyelim şansımızı canım.”

“Çok ses verme o zaman.”

“Olmuyor zaten.”

Başka bir zaman, başka bir an, başka bir yoldaydım. Solumda deniz, sağımda dağ. Denizin başına ay yarım halde taçlanmıştı. Burası Akdeniz. Tuz kokusundan belliydi. Akşam saatlerindeydik hem geceye hem de eve doğru yoldaydık. Bu sefer başka başka arabalar da geçiyordu yanımızdan. Ayla bütünleştirdiğim manzaramı görmemi engel büyüklükte olanları sevmiyordum ama onlara kızmıyor geçip gitmelerini bekliyordum.

Ay’ın yolculara yarenliğini çocukluğumda çölde geçen yolculuklarımda öğrenmiştim. Şimdi bir Akdeniz yolculuğunda, yine sevdiğim insanlar arasında ay’ı seyre dalarken bedenimin uykunun tuzağına düşmesine izin veriyordum.

Gözerimi yabancı bir hissin uykuya dalmamı izin vermediği, pek de huzurlu olmayan bir anda kırpıştırıyordum. Yanımdakini tanımıyordum. Önümdeki, arkamdaki. Hiçbirini. Otobüsün içindeki toplumsal yığının bir parçasıydım. Dışarısı soğuk, yollar buzluydu montumla üstümü örtmüş karanlığın içinde var olmayı sürdüren varlıkları görmeye çalışıyordum. Penceredeki yansımamı aşıp görebildiğim tek şey bulutların arasında parlayan, kendini bir gösteren bir gizleyen Ay’dı. Tek başıma çıktığım bu ilk yolculuğumda bana kendini hatırlatmayı ihmal etmemişti. Huzursuzluk ve yabancılık hissi yerini tanıdıklık hissine bıraktı. Mekânın önemsizliğini o zaman yavaş yavaş kavramaya başlıyordum.

O andan sonra Ay’ı bulmayı hiç bırakmadım. Çıktığım her uzun ve kısa yolda bir durup ona baktım. Her fazında bana anlatmak istediklerini dinledim böylece kendimi de dinledim. Ay’ı bulup görmek bir istekten çok bir ihtiyaca dönüşmeye başlamıştı benim için. İşte böyle gittim siyah ay taşımla buluşmaya; bir sabah cebimde tüm bu anılar ve birazda forintle (Macaristan para birimi).

Uzun zamandır ay taşı arıyordum. O sıralar Budapeşte’deydim. Okuldan bir Meksikalı ve bir Moğol kızla iki kişilik bir Airbnb’de 3 kişi kalıyorduk. En erken uyananları tabi ki bendim. Kendimi bildim bileli sabah insanıydım. Sanki erken uyanıp pencereyi açmasam, sonsuz sabah serinliğini hissetmesem evrendeki her şey birden altüst olacak gibi bir his. İşte öyle bir hisle uyandım yine. Kızlar daha uykudalardı. Karanlıkta hızlıca hazırlanıp kendimi sokağa attım. Kasımdı. Güneşli ama soğuktu. Akşamdan internetten bulduğum kristal dükkanına doğru yola koyuldum. Oraya vardığımda mağaza daha açık değildi. Erkenden varmıştım, bu beni şaşırtmamıştı. Kahvaltı edecek bir yer arıyordu gözlerim çevrede fakat nafile. Tenha sayılabilecek bir yerdeydim. Tekrar git gel yapmayı gözüm yemiyordu. Bekledim.

Ellerinde bir sürü poşetle kısa boylu, kızıl saçlı bir Macar kadın, mavi demirleri olan dükkânın önünde durdu. Anahtarları çıkarışını, kapıyı yavaşça açışını gözümle takip ederken beni farkeden kadına baş selamı verdim. Bana Macarca bir şeyler söyledi.

“Nem beszél Magyarul. Nem tudom” gibi belki de bildiğim 10 Macarca kelimenin 4’ünü kullanarak Macarca bilmediğimi ifade ettim. Dediklerini anlamadığımı anlayınca da onu mu beklediğimi sordu. “Evet” cevabına ilgiyle gülümseyip beni küçük dağılmış dükkanına davet etti. Acaba bu saatte bir taş için kapısına dayanan kaç kişi olmuştu? Ama bir kaç gün sonra dolunay vardı. Bu sefer dolunayı taşımla beraber karşılamayı planlıyordum ama tabiki sis ve bulutlar yüzünden dolunay’ı o gece görememiştim. Köprüde oturup akan nehri cebimde taş, yanımda konuşan sıcak bir sesle ile izlemiştim.

Dükkan küçük ve tozluydu. Bir sürü taş vardı. Beyaz ay taşı sordum elinde yoktu. Perdenin arkasına geçti bir kaç dakika sonra elinde kutularlar geldi. Birini açtı. Brezilya’dan geldiğini söylediği siyah ay taşlarını çıkardı. Çekinerek ve gözlerimle izin alarak birine doğru uzandım. Ayın görmediğim karanlık yüzü gibiydi. Yumuşak, pürüzsüz ve parlak bir yüzü vardı. Çok düşünmeden elimde tuttuğum taşı satın aldım.

Hızla eve dönüyordum, güneşin parlaklığı soğuğu kırmıştı daha az üşüyor daha hızlı yürürken kahvaltı almayı çoktan unutmuştum bile. Tek istediğim oturup taşımı incelemekti.

Tıpkı şu geceki an gibi.

Sandalyede otururken oluşan tüm yorgunluğumu uzanıp, yaktığım küçük vanilyalı mumlara ve ay taşıma bakarak geçirmeyi planlıyordum. Elime siyah ay taşımı aldım. Gezicileri koruduğuna inanılıyormuş derler. Ay’ın gece yolcularına yarenlik ettiğine inanan ben için bu gayet kabul edilir bir inanıştı. Hasbelkader tanıdığım başka bir Meksikalı, bölgesindeki eski inanışlara göre siyah ay taşı kara büyüleri evden uzaklaştırdığını söylemişti. Ama benim için bu taş zihinsel ve fiziksel savruluşlarımda sözcüklere ihtiyaç duymadan içimi içine aktardığımda oluşan enerjinin taşıyıcısıydı.

Şu anda bu taşıyıcıyı mum ışığı aydınlatıyordu. Taşı mum ışığına tuttukça siyahlığı kayboluyor beyazlaşıyor, saydamlaşıyor içindeki çatlaklar  beliriyor. Saydamlaşan ay taşı içindeki tüm alanları, çatlaklarıyla bir bir açığa vuruyor daha da güzelleşiyordu. Bizler gibi değil mi? İçimizde kendimize sakladığımız kendimiz gibi. En güzel ve en çirkin halimiz gibi mesela sadece ışık tutanların ve ışık tutmaya cesaret edeceklerin görebileceği. Yüzeysellikten çıkarıp derin halini bilmek istediğimiz her şeyin temsili gibi işaret ve baş parmağımın arasında muma doğru tutuyordum bu taşı. Bu gece penceren baktığımda ayı bulamamıştım ama siyah ay taşım 1 haftadır bulunduğum bu odada bu gece kendi güneşini bulmuş, arkasına almış benim için parlıyordu.

Keyifli okumalar

Özgül