2015, Ankara

Siz onu tanımıyorsunuz tabi. Aslında ben de tanımıyorum. Ne sever ne sevmez bilmiyorum ama Bahadır Cüneyt Yalçın’ın kitaplarını sevdiğini biliyorum.

CerModern’de yazar Bahadır Cüneyt Yalçın’ın imza günü ve söyleşisi vardı. O dönemde yazarın “Hep Lunapark” adlı kitabı yeni yayınlanmıştı. Aslına bakacak olursak benim yazar ve kitapları hakkında çok bir bilgim yok. Yakın bir arkadaşımın ricası üzerine oradaydım.

Büyükçe bir alanda, U şeklinde dizilen dikdörtgen masaların etrafını çevreleyen sandalyelerde yerimizi aldık. Yazara karşı özel bir ilgimin olmayışından olsa gerek bir yandan konuşulanları dinlerken diğer yandan kişileri incelemeye koyuldum.

Genç bir çocuk elinde yazara ait birkaç kitapla geldi. Zayıf ve çelimsizdi. Omuzları öne düşmüştü, üzülerek söylüyorum ki hafifte kambur duruyordu. Yarı çerçeveli gözlükleriyle etrafı süzdükten birkaç saniye sonra yazarın hemen karşı masasına oturdu. Heyecanlı olduğu her halinden belliydi. Söyleşi boyu elleriyle, parmaklarıyla oynuyordu. Sağ bacağı huzursuz bacak sendromuna bariz bir örnek olabilecek bir biçimde titriyordu. Hani o an huzursuz bacak sendromu nedir dense sessiz bir şekilde parmaklarımızla çocuğun bacağını gösterebilirdik.

Söyleşi devam ediyor, yazar soru istiyordu.

Çocuk elini aşağıda sıkıyordu.

Yazar başka bir soru daha istiyordu.

Bu sefer çocuk elini havaya doğru doğrultacak gibi oluyordu. Sonra o el yer çekimine yenik düşercesine aşağıya inip yumruk halinde sıkılmaya devam ediliyordu.

Söyleşi bitti. Maalesef, o el hiç kalkmadı. Aşağıda sıkılmaya devam ediyordu. Ama sanki artık heyecandan değil kızgınlıktandı…

Ve el git gide daha sert sıkılıyordu. Sanki artık kimse korkunun karşısında yenilmeyecek gibi, bu son gibi. Sanki tüm o yapmak isteyipte yapılmaktan kaçılmış, korkulmuş şeyler içindi. İşte o çocuk, o gün  son kez o eli herkes adına orada sıktı.

-Sanırım, artık daha cesur olabiliriz.-

İmza vaktiydi. Herkes sırayla kitaplarını imzalatıp yazarla fotoğraf çekiliyordu. Ben hariç. Kenarda arkadaşımı yazarla fotoğraf çekmek için hazırda bekliyordum. Çocukta sıradaydı. Arkadaşımın hemen önünde duruyordu. Yazarla biraz konuştu. Eline baktım; sıkılmıyordu. Yüzüne baktım; gülüyordu.

Ama bir dakika arkadaşlar! Çocuğu fotoğraf çeken yoktu, tek gelmişti. Bu an, bu gülümseme saklanmayı hakketmiyor muydu?

O küçük gülümseme kaybolmadan bastım telefonun tuşuna, hem de defalarca.

19622502_10208588138601202_438408970_n.jpg

Hemen sonra gitti. Sıra bizdeydi, arkadaşımı telaşla bekledim, onu birkaç poz çektikten hemen sonra kapıya doğru koşar adımlarla yürüdüm. Çocuk görünürde yoktu. Dış kapıya doğru hızlandım. Oradaydı!

“Heeeyyy, seenn evet evet senn bir dakika bekler misin?”

Şaşkınlığı belli belirsiz bir ifadeyle durdu. Bense el sallayıp koşmaya devam ediyordum.

“Ben senin fotoğraflarını çektim. Yazarla yani. Kimse çekmediği için. Anı olsun diye. İstersen sana yollayabilirim. Mail adresin falan varsa…” gibi bir şeyler ağzımda hızlıca geveledim. Yüzü tekrar gülmeye başlamıştı. Teşekkür ederken adını ve mail adresini küçük biçimsiz bir kağıda yazdı. Bir kaç kez katladıktan sonra bana uzattı. Kağıdı alıp cebime koydum. Sırtını döndü. Yavaşça uzaklaştı. Bir süre donuk yürüyüşünün arkasından bakakaldım. Elimi usulca tekrar cebime attım. Buruşan kağıdı çıkarıp baktım.

“Mustafa”

 

Keyifli okumalar,

Özgül